• serçe

    61.
    Harikulade bir ülkü Tamer şiiri.

    “1
    kuşların bakışına göre değişir yeryüzü
    sert pençesiyle küfü çizen baykuş
    ağacına kendi çapında bir yangın getiren saka
    gagasından bir yıldız kaydıran kırlangıç
    kuşlara göre değişir yeryüzü
    kuşların bakışlarına göre
    kanatlarıyla dağıttıkları bulutlara göre
    şaştıkları uçurtmaya
    ve imrendikleri ökseye göre

    2
    avlunun ucundaki kayısı ağacından kalktım
    pencereden havuza erik fırlatıyordu şen çocuk
    evin çatısına doğru yükseldiğimi gördü
    gagamı ve tüylerimi tanırdı ama galiba yeniden döneceğimi sandı
    oysa ben dönmemek üzere ayrılıyordum
    yazların, kışların, yılların avlusundan
    böceklerin, çekirdeklerin damından
    taşların evinden
    ve çocuğun kırılmaz gülüşünden
    çünkü beklediğim an gelmişti artık
    yolculuk: gökkuşağına
    dağla birleştiği noktaya gökkuşağının
    neden istiyordum bu yolculuğu, onu bilmiyorum
    hem ben yolculuk etmeyi sevmem
    uykusuzluk beni yorar
    gökyüzü beni korkutur
    ama bir şey vardı kayısı ağacında beni iten
    ve yağmur kesilince gökkuşağı beni çekiyordu

    3
    kasabalara göre değişir yeryüzü
    sırtında evlerin ağırlığıyla acı çeken dev
    ancak tenhada saçlarını uzatır
    bana elini uzatır
    kuşlara yardım eder
    hafiflik sunar
    kasabanın kıyısındaki çiftliği geçerken
    atmacayı usandıran horoz bana sevgiyle baktı

    4
    koruda kalmak bir serçeyi bile dinlendirir
    koruda dinlenirken çeşitli şeyler düşünür serçe
    zümrüdüanka diye bir kuş yoktur
    ama ara sıra alacakaranlıktan geçer o kuş
    göklerin salyangozudur
    geçtiği yolları yaldızla çizer
    bunu düşündüm koruda dinlenirken
    zümrüdaüankayı seslendirirken tanrı
    avucunda ansızın bülbülü görmüştür
    sonra kuzgunun üstünde siyahı denemiştir
    martının üstüde beyazı
    yarasanın üstünde uykuyu
    güvercinin üstünde şiiri
    kumrunun üstünde ev kadınını
    karabatağın altında sisi
    kartalın uçuşunda ıslak tepeleri
    gagaya cesaretle uyan bir bakışı denemiştir
    bunları düşündüm koruda dinlenirken
    sonra bazı soruların cevaplarını buldum
    heykelleri sığırcıklar için yapar insanlar
    (nedense bir sığırcık heykeli yapmayı unuturlar)
    duygularıyla haberleşmek için kanarya kullanırlar
    görmeden sevmedikleri kuş akbabadır

    5
    ikindi oluyordu
    gökkuşağına varmalıydım akşam olmadan
    zaten rüzgar beni bekliyordu havada
    yükseldim
    bir tilki şaşkınlıkla beni süzdü
    nasılsa uçabilen bir tilkiydim ona göre
    bir tilki-serçeydim koruya göre
    bir serçeydim bana kalırsa
    oyalanmak olmazdı
    umutsuzluk beni çağırıyordu

    6
    kelimesini bulmuştum yolculuğumun:
    umutsuzluk

    7
    puhuların, ispinozların, sülünlerin yasını
    o ikindi kanat çırparken gördüm
    yolculuğum sırasında ezberledim
    papağanların kendi dilleriyle yaktıkları ağıtı
    keklikler, çulluklar, bıldırcınlar
    beyaz bir örtü dokuyorlardı
    yıldızların çoğaldığı anda vardım gökkuşağına
    katlanmış
    bir kovukta belki beni bekliyordu
    serçelerin onuruna göre değişir dünya
    gagamla ucundan tuttum gökkuşağını
    bazı renk kırpıntılarını tarlaların üstüne
    çayırların, çalıların, bacaların
    bebeklerin, papatyaların üstüne serptim
    sonra usulca onu
    boydan boya açtım karanlıkta”

    serçe
    6 ... anaforun metaforu
  • ludwig wittgenstein

    97.
    “bazen konuşuruz, birtakım sözler söyleriz ama o sözlerin nasıl hayat bulduklarını ancak sonradan anlayabiliriz.”
    6 ... anaforun metaforu
  • hayatta iz bırakan anlar

    4.
    bazen adını dahi bilmediğiniz bir insan tarafından gerçekleşebilir bu an’lar.

    üç gün evvel istiklal’in tarlabaşı tarafındaki bir alt caddesinde yürürken bir binanın girişinde merdivenlerden çıkmaya çalışan genç bir kadın gördüm. bir ayağı alçıdaydı ve oldukça güç çıkıyordu merdivenleri, dizlerinin üstünde. Öyle ki, bu hızla birkaç merdiveni ancak on-on beş saniyede çıkabilirdi. Bir eliyle önce biraz hallice olan çantasını birkaç merdiven ileriye koyuyor, sonrasındaysa çantanın bulunduğu yere çıkmaya çalışıyordu ve aynı işlemi tekrar uyguluyordu. tabii bunları çok kısa bir sürede, caddeden geçerken gördüm. Kadının bulunduğu binanın önünden beş-on adım kadar ileriye gitmişken sonra birden duraksadım. Neden öylece geçtim ki? Geriye döndüm ve yanına gittim. Yabancı uyruklu birine benzer gibi bir hali vardı. kısa saçları kıvırcık ve yüzü esmerdi. belki otuzlu yaşlarının başında, belki de yirmili yaşlarının sonundaydı. Yanına gittiğimde yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordum. Ve söylediklerimi anlayamadığı yönünde bir yüz ifadesi vardı. Bir şeyler söylemeye çalışmıştı. Sonrasında ise ingilizce olarak tekrar yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordum, teklifimi kabul etti. Bir kolundan ona destek olmak için girdim ve diğer elimle de çantasını tutuyordum. Yavaş yavaş merdivenleri çıktık birlikte. Bu köhne binanın merdivenlerini birlikte çıkarken küçük bir tedirginlik yaşamadım değil.
    Binanın ilk katında bulunan bir internet kafeye girdik sonra, sanırım arkadaşı ve o da yabancı uyrukluydu, bir başka kadın da onu görünce ayaklandı. Çantasını köşeye bıraktım ve tam girişin önünde ona el sallayıp veda etmek için bakarken eliyle beni yanına çağırdı yardım ettiğim kadın. Birden kollarını açtı ve bana sarıldı hiç beklemediğim bir şekilde. Sonra ben de ona sarıldım. Bildiği birkaç Türkçe kelime ile bana teşekkür etti sevgi dolu gözlerle, ben de sırtına birkaç küçük vuruşla teşekkürüne karşılık verdim. Ve sonra vedalaşarak oradan ayrıldım.

    Ettiğim yardıma karşılık öylesine sevgi doluydu ki bana bakarken, sarılırken. Bana umut ve huzur aşıladı. yaşadığım bu güzel olay, hiçbir vakit unutmayacağım bir an olarak hafızamda yer edinecek.
    Ve umarım, tez vakitte sağlığına kavuşursun.
    5 ... anaforun metaforu
  • çoklu kişilik

    27.
    çoklu kişilik
    6 -1 ... anaforun metaforu
  • üç beş kişi

    16.
    0:00 0:28
    7 ... anaforun metaforu
  • kim

    116.
    0:00 0:37
    8 -1 ... anaforun metaforu
  • sözlük erkeklerinin fotoğrafları

    6293.
    sözlük erkeklerinin fotoğrafları
    4 -2 ... anaforun metaforu
  • beden

    23.
    "bedenin yaptığı şeylerden biri de (Deleuze’ün Spinoza okumasındaki ifadeyi kullanmak gerekirse) bir başkasının ya da başkalarının bedenine açılmaktır, bu nedenle de bedenler kendi içine kapalı varlıklar değildir. Bedenler daima bir anlamda kendilerinin dışındadırlar, çevrelerini keşfeder veya gezinirler, duyuları vesilesiyle genişler, bazen de yoksunlaşırlar. Eğer bir başkasında kaybolabiliyorsak, ya da dokunsal, hareketli, temassal, görsel, kokusal veya işitsel kapasitelerimiz bizi kendimizin ötesine taşıyabiliyorsa, bunun sebebi bedenin kendi yerinde kalmaması ve bu tarz bir yoksunlaşmanın daha genel olarak bedensel duyular açısından tanımlayıcı nitelikte olmasıdır."

    judith butler.
    5 ... anaforun metaforu
  • kayıp annelerinin şiddete tanıklığı

    1.
    meltem ahıska'nın 2006 yılında feminist politika ve teori dergisi olan amargi'de yayımlanan harikulade metninin adı. böylesi kısa bir metinde böylesine fazla şey anlatmak takdire şayandır benim nazarımda. metin hem cumartesi anneleri için hem de feminist yazın için önemli bir yer teşkil eder fikrimce. annelik meselesine dair oldukça önemli şeyler söyler meltem ahıska.

    metnin girişini aktarıyorum:

    "Annelik, şiddet ve politika üzerine yazmaya başlarken, aklıma, özellikle dil üzerine deneysel yazıları ve kitaplarıyla bilinen Fransız yazar Nathalie Sarraute’un bir denemesi geliyor.Almanca “ich sterbe” başlığını taşıyan bu denemede Sarraute, Rus yazar Çehov’un Almanya’da bir hastanede ölüm döşeğindeki bir anını anlatır. Kendisi de doktor olan Çehov, öleceğini anladığı sırada doğrularak Alman doktora, kendi dilinde değil, Almanca olarak “Ich sterbe” der, yani, “ölüyorum”.

    Sarraute’e göre bu jestin anlamı kendi ölümüne bütün ağırlığıyla sahip çıkmaya çalışmaktır. Yanındaki Rus karısına, Rusça ölüyorum deseydi, herşey nasıl da hafifleşecekti. Gündelik dilde ne çok kullanırız bu sözcüğü. Gülmekten öldüm, yorgunluktan öldüm...Ay, ölüyorum. Oysa Çehov, bir doktor olarak, karşısındaki doktorun dilinde bu anı bütün dehşetiyle karşılamaya ve son iradesiyle bu dehşeti sözcüklere dökmeye çalışmıştır.

    Kendine karşı acımasız, bir o kadar nafile ama anlaşılır bir çaba. Modern toplumda hastane köşelerine itilen, kendi ritüellerinden uzaklaşan ölüm nasıl çoğu kez dilsiz kalıyor ve teknikleşiyorsa, sembolik düzeni parçalayan şiddet de bir toplumsal olgu olarak sözün sınırlarında duruyor."

    çehov'un bu hikayesini okuduğumda bir hayli etkilenmiştim.

    metnin tamamını okumak isteyenler için:

    https://m.bianet.org/bian...lerinin-siddete-tanikligi
    5 ... anaforun metaforu
  • sözlük yazarlarının çektiği fotoğraflar

    6549.
    sözlük yazarlarının çektiği fotoğraflar
    16 ... anaforun metaforu
  • we refugees

    1.
    hannah arendt'in 1943 yılında "the menorah journal"da yayımlanan yazısının adı. ve türkçeye "biz mülteciler" olarak çevrildi. oldukça yıkıcı bir metindir.
    aynı zamanda agamben'in aradan elli yıl geçtikten sonra yine aynı isimle hannah arendt'in metninden hareketle yazdığı bir metni daha vardır. bu iki metin de mülteciliğe dair oldukça iyi metinlerdir. ve bugün hala yaşanmakta olan mülteci sorunundan dolayı geçerliliklerini korur.

    hannah arendt'in we refugees'ından:

    "Geceleri rüyalarımızda hangi anılar ve hangi düşünceler barınmakta bilemiyorum. Ben de oldukça iyimser olduğumdan, öğrenmek için sormaya cüret etmiyorum. Ancak bazen en azından geceleri ölümümüzü düşündüğümüzü ya da bir zamanlar sevmiş olduğumuz şiirleri hatırladığımızı hayal ediyorum. Hatta sokağa çıkma yasağı sırasında Batı kıyısındaki arkadaşlarımızın nasıl olup da bizim sadece “saygıdeğer yurttaşlar” olmayıp aynı zamanda “düşman yabancılar” olduğumuza dair ilginç fikirlere sahip olduklarını anlayabiliyorum. Gündelik yaşamda tabii ki sadece “teknik olarak” düşman yabancıyız, bütün mülteciler bilir bunu. Ancak karanlık saatlerde teknik sebepler evinizden çıkmanızı engellediğinde, teknik ile gerçeklik arasındaki ilişkiye dair karanlık spekülasyonlar yapmanın önüne geçmek kesinlikle kolay olmuyordu.

    Hayır, bizim iyimserliğimizde bir yanlışlık var. Bir sürü iyimser konuşma yapıp eve giden ve gazı açan ya da bir gökdeleni oldukça beklenmedik bir şekilde kullanan tuhaf iyimserler mevcut aramızda. ilan etmiş olduğumuz neşenin temelinde, ölüme tehlikeli biçimde hazır olmamızın yattığını kanıtlamış gibiler. Yaşamın en yüksek iyilik ve ölümün en büyük ümitsizlik olduğuna inançla, ölümden daha beter dehşetlerin tanığı ve kurbanı olduk –yaşamdan daha yüksek bir ideal keşfetme imkanına sahip olamadan. Böylece ölüm bizim için dehşetini kaybetmiş olsa da bir amaç için yaşamlarımızı riske atmayı ne istedik ne de becerebildik. Mülteciler savaşmak –ya da nasıl yeniden savaşır hale gelinebileceği üzerine düşünmek– yerine arkadaşlarına ya da akrabalarına ölüm dilemeye alıştılar; biri öldüğünde içinden geçtiği bütün sıkıntılardan kurtulduğunu neşeyle hayal ederiz. Sonuç olarak çoğumuz bizim de sıkıntılarımızdan kurtulmamızı ve buna uygun hareket etmemizi dileyerek bitirir."

    agamben'in we refugees'ının girişi:

    "1943 yılında, Hannah Arendt ingilizce yayın yapan küçük bir Yahudi mecmuası
    olan Menorah Journa'da "Biz Mülteciler" başlıklı bir makale yayımladı. Bu kısa
    fakat önemli makalenin sonunda Arendt, asirnilasyon ile yüzde yüz elli Alman,
    yüzde yüz elli Viyanalı, yüzde yüz elli Fransız olduktan sonra, en sonunda acı bir
    şekilde "on ne parvient pas deux fois" gerçeğini fark etmesi gerekecek olan
    Cohn'un tartışmalı bir portresini çizmesinin akabinde, kendinin de içinde
    yaşadığı vatansız mültecilik durumunu, mülteciliği yeni bir tarihsel bilincin
    paradigması olarak sunmak üzere tersine çevirecektir. Bütün haklarını kaybetmiş
    olsa bile kendi durumunu fasih bir biçimde sürdürme isteğiyle ne pahasına
    olursa olsun yeni bir milli kimliğe asimile olmaktan geri duran mülteci, yitirmek
    durumunda bırakıldığı makbullüğü karşılığında çok kıymetli bir avantaj elde
    edecektir: "Onun için tarih artık kapalı bir kitap değildir ve siyasetin Jantillere ait
    bir ayrıcalık olma durumu sona ermiştir. Bilir ki Yahudilerin Avrupa'dan
    sürülmesini birçok Avrupa halkının sürülmesi izlemiştir. Bir ülkeden diğerine
    sürülen mülteciler kendi halklarının öncü kolunu temsil etmektedir".'
    Üzerinden tam elli yıl geçtikten sonra, bugün bile güncelliğinden hiçbir şey
    yitirmemiş bu analizin anlamı üzerinde bir miktar düşünmeye değer. Durum,
    problemin o zamanki aciliyetini Avrupa içinde ve dışında aynı şekilde koruyor
    olmasından ibaret değildir. Bu durum aynı zamanda, ulus-devletin içinde olduğu
    çökme süreci ve geleneksel siyasal-hukuki kategorilerin genelolarak aşınması
    göz önünde bulundurulursa, mültecinin günümüz halkları için belki de tek
    düşünülebilir figür olmasıyla ve de bugün, en azından ulus-devletin ve
    egemenliğinin çözülüş süreci tamamlanana kadar, gelecek [to come] bir siyasal
    toplumun biçim ve sınırlarını görebildiğimiz yegane kategori olmasıyla ilgilidir.
    Esasında, yüz yüze geldiğimiz bu tamamıyla yeni görevlerin üstesinden gelmek
    istiyorsak, hiçbir kuşkuya kapılmadan ve çekinmeksizin şu ana kadar siyasi
    özneyi temsil etmek için kullandığımız temel kavramlardan (insan, vatandaş ve
    hakları kadar egemen halk, işçi kavramlarından da) vazgeçmemiz ve siyasal
    felsefemizi bu biricik mülteci figüründen başlayarak yeniden inşa etmemiz
    gerekecektir."

    metinlerin tamamını okumak isteyenler için,

    hannah arendt - biz mülteciler:
    https://multeciyimhemseri...likli-yazisinin-cevirisi/

    giorgio agamben - biz mülteciler:
    http://bizdnyannyerlileri...10/01/biz-multeciler.html
    3 ... anaforun metaforu
  • kill your darlings

    4.
    yönetmenliğini john krokidas'ın yaptığı, beat kuşağının önde gelen yazarlarının(kerouac, ginsberg, carr, burroughs) hayatını anlatan harikulade güzellikte film.

    film için seçilen isme değinmek istiyorum ben. bu benim filmden öncesinde de bildiğim bir deyişti. bu filme seçilmiş olması da oldukça güzel olmuş. zira film bunun iyi bir örneğidir.
    "kill your darlings" deyişi oldukça eski bir deyiştir esasında. hatta bazı yazarlar için bu bir yazma tekniği olarak kullanılır. ki bu yazarlar arasında william faulkner gibi önemli yazarlar da vardır.
    şöyle ki, yazmak bir hayli zahmetli ve sancılı bir süreçtir. ve sürekli bir kararsızlık hali. "kill yor darlings" deyişi de, bu kararsızlık halinden geliyor zannımca. kararsızlığa bir son verip ileriye bir adım atman gerekiyor. fakat bu adımı atmandaki en büyük engellerden birisi de "your darlings"tir. adım atabilmek için yapman gereken şey ise, onları öldürmektir.
    5 ... anaforun metaforu
  • sigmund freud

    825.
    1938'de Almanya'nın Avusturya'ya girmesiyle birlikte Nazi faşizmi daha da yükselişe geçtiği zaman, Freud'un yakın çevresi Freud'a ülkeyi terk etmesi gerektiği yönünde telkinlerde bulunurlar sürekli. Fakat freud doğduğu toprakları terk etmeye pek niyetli değildir, bunu bir firar olarak hissettiği için. Freud'u ikna etme girişiminde bulunanlardan biri olan ve psikanalitik hareketin öncülerinden ernest jones, titanik'in ikinci kaptanının, muhabirlerin kaptana gemiyi hangi koşullarda terk ettiği sorusunun sorulduğu hikayeyi aktarır. ve kaptan muhabirlere şu cevabı verir: "ben onu terk etmedim, beni terk eden oydu!". Jones bu hikaye ile Freud'u ülkeyi terk etmesi gerektiğine ikna eder.

    Avusturyalı otoriteler freud ve ailesine ülkeden çıkış izni verdiklerinde, Freud'u kötü muamele görmediği yönünde bir belge imzalatmaya zorlar. Ve bu belgeyi mühürlerken de belgeye iğneleyici ve alaycı bir yorum ekler freud:
    "gestapo'yu herkese yürekten tavsiye edebilirim."
    8 -1 ... anaforun metaforu
  • la sociologie est un sport de combat

    1.
    pierre bourdieu'nün hayatının bir bölümünü anlatan harikulade güzellikte 2001 yapımı belgesel film.
    belgesele bourdieu'nün sözü olan "sosyoloji bir dövüş sporudur." adı verilmiş.
    bourdieu'nün katıldığı söyleşilerden, konferanslardan, radyo programlarından ya da verdiği derslerden oluşuyor belgesel çoğunlukla. bu yüzden not alınabilecek epey şey geçiyor. izlerken not almak için defter ve kalem bulundurmakta fayda var.

    ayrıca belgeselin bir yerinde bourdieu'ye godard'dan bir mektup gelir, birkaç görsel ve birkaç da açıklama. fakat godard'ın anlatmak istediği şeyin ne olduğunu anlayamadığını itiraf eder bourdieu. ne güzel şeydir buna tanık olmak.

    izlemek isteyenler için türkçe altyazılısını şöyle bırakıyorum:

    https://www.youtube.com/w...h?v=WiUXInyZhik&t=34s+
    5 ... anaforun metaforu
  • sözlük yazarlarının çektiği fotoğraflar

    6516.
    sözlük yazarlarının çektiği fotoğraflar
    12 ... anaforun metaforu
  • gender trouble

    3.
    tam adı "Gender Trouble: Feminism and the Subversion of identity" olan ve ilk olarak 1990 yılında yayımlanan judith butler kitabı.

    (bkz: cinsiyet belası)
    5 ... anaforun metaforu
  • precarious life

    1.
    tam adı "Precarious Life: The Powers of Mourning and Violence" olan ve ilk basımı 2004'te gerçekleşen judith butler kitabı.

    (bkz: kırılgan hayat)
    4 ... anaforun metaforu
  • sözlük yazarlarının çektiği fotoğraflar

    6510.
    sözlük yazarlarının çektiği fotoğraflar
    10 ... anaforun metaforu
  • the three faces of eve

    2.
    yönetmenliğini Nunnally Johnson'ın yaptığı, 1950'lerin amerika'sında yaşanmış bir klinik vakanın raporunun sinemaya uyarlanışıyla oluşturulan ve çoklu kişilik bozukluğuna sahip bir kadının hayatını anlatan 1957 yapımı amerikan filmi.
    üç farklı karakteri ayrı ayrı bu denli iyi oynayabilen joanne woodward'un oyunculuğu muhteşemdir.

    çocuklukta yaşanan cinsel uyarımların yarattığı travmatik duygulanımların sonucunda kişilik bölünmesi yaşayan başkarakter, çocukluk döneminde yaşadığı bu travmatik olayın hatırasına erişmesiyle çoklu kişilik bozukluğunu ortadan kaldırır.

    the three faces of eve
    7 ... anaforun metaforu
  • çocuklar siyasi tutuklulardır

    1.
    sinema yönetmeni godard'ın çocuklar için söylediği meşhur söz.

    öylesine haklıdır ki bu sözü söylerken. çocuk önce ailede, sonra okulda bir baskıya maruz kalır sürekli. devletin, ailenin hegemonyası altındadır hep. sürekli bir iktidar ilişkileri bağlamında devletin ya da ailenin kendi ideolojisinin nesnesi haline getirilmeye çalışılır eğitim kurumlarıyla. ders kitaplarıyla, öğretmenler aracılığıyla. kendi olmasına izin verilmez. atasözleri bile çocuğa biçilen rolün ne olduğunu gayet iyi anlatır: "sus küçüğün, söz büyüğün." çocuksan fikirlerinin bir önemi yok. "uslu" çocuk olup büyüklerinin sözünü dinlemen gerekir hep. aksi gerçekleştiğinde "yaramaz" olursun. ya da "kötü" çocuk. "hayırlı" evlat, "hayırlı" vatandaş, ülkesine, milletine bağlı vatandaş olman beklenir senden. bunu gerçekleştirmediğinde, sana çizilen sınırın dışına çıktığında ise çok geçmeden damgayı yersin, dışlanırsın.

    deleuze'ün, godard'ın bu sözünden hareketle yazdığı bir denemesi var. denemeden bir alıntıya denk gelmiştim, şöyle diyordu:

    “Okulda öğretmenin bir işlemi açıklarken ya da yazım kurallarını öğretirken enformasyon ilettiği şüphelidir; emreder, daha ziyade buyruk tümceleri söyler. Godard'ın sözünü kelimesi kelimesine anlamak gerekiyor: Çocuklar siyasi tutuklulardır. Dil bir enformasyon aracı değil; bir buyruklar sistemidir.”

    "denetim toplumları" başlıklı yazısında ise birey'i ele alışı, çocuğun da bugün denetim toplumlarındaki "siyasi tutukluluk" konumunu gayet iyi anlatır:

    "birey hiç durmadan, her biri kendi yasalarına sahip olan bir kuşatma mekanından öbürüne geçer; önce aile; sonra okul ("artık ailende değilsin"); ardından kışla ("artık okulda değilsin"); en sonunda fabrika; arasıra hastane; olasılıkla hapishane, yani kapatılmış-kuşatılmış çevrenin en önde gelen örneği."

    foucault da sanki godard'ın bu sözünü doğrularmışcasına bir konuşmasında çocuğun aile içindeki konumu hakkında şöyle der:

    "bana kalırsa anne babalar, çocuklarını bilgiye yönelik büyük bir endişe içine sokuyor. o sürece gösterdikleri ilgi yoluyla hatta. çünkü bu sürece kendi itibarlarını, fedakarlıklarını, kendi gelecek planlarını, kendi rövanş duygularını boca ediyorlar. bana kalırsa, anne babaların çocuk üzerinde kurduğu baskı endişe yüklü. ve çocuklar da genellikle bu endişeyi hissediyorlar."

    tam da godard'ın bize söylediği şekilde, ailesi tarafından tutuklu değil midir çocuk bu durumda?

    sürekli bir yerden bir yere koşturuluyor çocuklar. sürekli bir şeylere maruz kalıyorlar. ailesi tarafından, eğitim kurumları, devlet tarafından. küçücük yaşlardan itibaren bir ideolojiinin nesnesi haline getiriliyorlar.
    çocukların bu hallerini gördükçe yazık diyorum.
    7 -1 ... anaforun metaforu
  • yeni şeyler getiriyorum